Safari ve Tropik Ada Tatili İçin bir Cennet: Zanzibar

Yoldaki Dansçı 5 Ocak 2018

Balayı tatilinizi tropik bir cennette mi geçirmek istersiniz yoksa maceralı bir safari seyahatinde mi? Ya da bi saniye ikisi bir arada olsa? Seyahat acentalarının kampanya sloganları gibi başlamış olabilirim ama Tanzanya’da gerçekten ikisini bir arada ve uygun maliyetlere yapmak mümkün. Biz balayı tatilimiz olarak sadece deniz-kum-güneş olmaz biraz da heyecan yaşayalım dedik ve birazdan okuyacağınız gibi bir plan izledik. Açıkçası yazarken fark ettim de gençken insan daha kolay risk alabiliyormuş. Git gide hayatımızdaki riskleri azaltmaya çalışırken bazı maceralardan da oluyoruz sanırım. Neyse konumuza gelelim. Şimdi Tanzanya deyince aklımıza pek tropik bir yer gelmeyebilir, peki şu aşağıdaki videoya bakıca ne düşünüyorsunuz?


Evet burası Tanzanya’nın bir adası. Şeysellerle birlikte Hint okyanusundaki en güzel tropik 2 ada bizce. Maldivler bu 2 adanın yanında çok yapay kalıyor.  Lost dizisindeki gibi tropik bir yer arıyorsanız, rotanız Zanzibar veya Seyşeller’den biri olabilir.

Macera başlıyor!

Laf olsun diye demiyoruz gerçekten güzel maceralar yaşadık. Sırayla hepsini anlatacağız. Çaylar, kahveler hazırsa başlıyoruz; baştan uyaralım 1. gün hislerimizin yoğun olduğu gün olduğu için biraz fazla detaya girmiş olabiliriz 😉 Yazı uzun gelirse tüm seyahatimize ait vlog yakında yayında hazır olacak. Linkini tam burada paylaşacağız. 😉

  1. Gün – Mambo Afrika

Evet, hayatımızda ilk kez Afrika’yı ziyaret ediyorduk. Balayı tatilimiz için derin araştırmalarımız bize burayı işaret etmişti. Atladık uçağa ve 7 saatlik bir uçuş sonrası sabah 04.00’te Tanzanya’nın başkenti Dar Es Selam’a vardık. Ülkeye girişte pasaport işlerini hallettik ve Safari için buluşacağımız kişiyi beklemeye başladık. 7 günlük balayı tatilimizin ilk 2 gününde en yakın konumdaki Mikumi National Park’ta safari yapmayı planladık. Ardından Zanzibar adasına geçip daha sakin, deniz-kum-güneş tadında bir tatil hedefi ile yola koyulduk.

Bekleme salonunu ararken bir anda kendimizi hava alanı terminalinin dışında bulduk. Meğerse bekleme salonu dışarıda, 10 sıra banktan oluşan bir alanmış. 06:00’da safari için mail üzerinden konuştuğumuz kişiyi beklemeye başladık. Mevsim yaz olmasına rağmen sabahları oldukça serindi. Bir çay kahve alalım beklerken içimiz ısınsın dedik, maalesef bırakın kahveyi ilaç içmek için su alacak bir yer dahi bulamadık. (1 Tane otomat vardı, o da bozuktu) Neyse moralimizi bozmadık ve beklemeye koyulduk. Gün ağrımaya başladıkça sivrisinekler de çoğaldı, hastalık filan vardır diye hemen sinek savar spreylere sarıldık. Saat 5 oldu, dedim şu elimdeki telefonu bir arayayım bakalım belki erken gelir bizi alırlar. Aradık, cevap yok. Tekrar aradık yine açan yok. Neyseee, dedik beklemeye devam. Saat 6 oldu, tekrar aradık açan yok. Balayı tatilimizin başının kötü başlaması hiç istemediğimiz bir şeydi. Moralimizi bozmadık ve beklemeye devam ettik.

6.20 gibi telefon çaldı, bir ohh çekip açtık telefonu ve beklediğimiz kişi “Rama”. Geldik dedi, yerini söyledi hemen kaptık bavulları yanında bittik. Mail üzerinden görüştüğüm kişinin konuşması düzgündü ve güven verdi. Hadi hayırlısı dedik, bindik jipe. Eski ama sağlam, güzel bir Safari aracıydı – Toyota Landcruiser.

Şoförümüz ve rehberimiz Afra ile tanıştık ve yola çıkmak için beklemeye başladık. Rama da yanımıza geldi ve turda bizimle olamayacağını ve parayı nakit alması gerektiğini söyledi. Bu durum bizi biraz kıllandırdı. Parayı başta bayıl, karşılığında bizim taksicilerin yazdığı gibi bir fiş ver, bizimle gelme, şoförü tanımıyoruz bizi nereye götürür ne yapar… kafamızda deli sorular. Bir kısmını sonunda şoföre versek diye önerdim ama şimdi almam gerekiyor ülkenin başka bir bölümüne gideceğim dedi. Haahh dedik parayı alıp ortadan kaybolacak sonra ara Afrika’da bul bulabilirsen 🙂 Neyse mecbur bayıldık parayı, başladık yolculuğa. Dar Es Selam başkent olduğu için gelişmiş olmasa da yine de bir şehir görüntüsü vardı. Yaklaşık 30 dakika sonra şehirden uzaklaşıp, kırsal bölüme doğru ilerledikçe içimizi garip duygular kapladı. “Heyecan, korku ve mutluluk” diye tanımlayabilirim sanırım. Şimdi gerçek macera başlıyor dedik.

Şoförümüz Afra ile konuştukça samimiyetimiz arttı, sohbetimiz koyulaştı. Biz ona biraz Türkçe öğrettik (hayır küfür öğretmedik), o bize biraz Swahili dili. İlk öğrendiğimiz kelime sürekli duyduğumuz Mambo (merhaba) oldu. Bu kelimeyi özellikle çok sevdik, çünkü Mambo, dans ettiğimiz Salsa’nın bir türü olmasıyla çok aşina olduğumuz bir kelimeydi.

Yolculuğumuz devam ederken filmlerde, belgesellerde görmeye alışık olduğumuz o fakir ama mutlu insanlarla sık sık karşılaştık. Özellikle ıssız yollarda kafasında eşyalarla yürüyen birçok insan gördük, hep biraz ileride bir köy vs vardır diye düşündük ama bazen araçla bile 1-2 saatlik mesafede hiçbir yerleşim yoktu. Bu insanlar nereye yürüyor diye sorduğumda, bazen gidecekleri yere 1 gün boyunca yürüdüklerini iletti. Nerede aracımız dursa hemen aracın etrafını birçok Afrikalı çocuk ve genelde meyve ve kaju satmaya çalışan satıcılar kaplıyordu. Sattıkları ürünler hem uygun hem de oldukça lezzetli göründüğü için her seferinde denedik ve açıkçası hayatımdaki en güzel muzları ve kajuları buralarda yedim. 1 kilo civarı muz, 2 taze mango suyu ve krep 7 dolar civarındaydı.

Ara ara da Masai denilen yerel bir kabileden insanlar yol kenarında et pişirip geçen araçlara satmaya çalışıyorlardı, açıkçası onlardan biraz korktuk ve durmadan devam ettik 🙂

Yaklaşık 5 saatlik bir yolculuğun ardından Mikumi ulusal parkına sonunda vardık.

 

Parkın girişindeki büfede ufak bir mola verdikten sonra vahşi hayatın içine doğru yolculuğa başladık. Tabi bu arada ilginç bir sürpriz ile karşılaştık. Büfe’den tok tutar diye 2 tane “Snickers” alayım dedim, bir de ne göreyim üzerinde “1 TL” yazıyor J Siz ne iş dedim ya nasıl getiriyorsunuz bunları Türkiye’den? Şaşırdım gerçekten, Afrika’nın çorak arazisindeki büfede Türkiye’den ithal snickers satılıyor. Biz “Türkiye’den getirtiyoruz daha uygun oluyor dedi.” Ya da böyle bir şey demeye çalıştı, pek İngilizceleri yoktu. J Dedim ucuza gelir tabi 1 TL’ye aldığınız çikolatayı 2 dolara satıyorsunuz. 2 tane attık çantamıza, başladık safariye.

Tam olarak hangi hayvanları göreceğimizi pek bilmiyorduk. “Big 5” dedikleri “Fil, Bufalo, Afrika Leoparı, Afrika Aslanı ve Gergedan”dan 3’ünün bu bölgede genellikle görünebildiğini söylediler(Afrika Leoparı ve Bufalo bu bölgede pek görülmüyormuş). Biz de başladık aramaya. Daha parka girer girmez, etrafta bir çok impala ve maymun görmeye başladık. Genelde hayvanlar bizden pek ürkmüyordu, biz daha çok ürküyorduk. O zaman deplasmanda olduğumuzu anladım. Safari ekipleri her zaman hayvanlara iyi ve mesafeli davrandığı için hayvanlar da zamanla bu araçlara alışmış ve artık hiçbir tepki vermiyorlar. Saldıran neredeyse hiç olmuyormuş. Arada yavru filler geçerken çarpabiliyor dedi 😀

Gün ilerledikçe, biz de ormanın derinliklerine ilerliyorduk. Sırayla belgesellerde görmeye alıştığımız hayvanları bir bir gördük. Zürafa, hipopotam, fil, impala, maymun, akbaba benzeri büyük kuşlar vb… Bizi en çok heyecanlandıran zürafa ve fillerdi. Özellikle bu kadar yakından onları izlemek paha biçilmezdi. O zamanlar fotoğraf konusunda çok da hevesli olmadığımız için, mümkün oldukça anı yaşayarak zamanımızı geçirdik. Hava kararmaya başlayınca parkın ortasındaki konaklayacağımız bungalov evlere döndük. Güzel bir akşam yemeği sonrası odalarımıza çekildik. Zira kaldığımız yerin etrafı korunaklı vs olmadığı için gece bir çok hayvan buralara da gelebiliyormuş, o nedenle riske atmayıp odamıza geçip vahşi hayvan sesleri arasında mis gibi bir uyku çektik.

  1. Gün – O Aslan Bulunacak!

Sabah erkenden kalktık. Hızlı bir kahvaltı sonrası hemen araca atladık ve henüz tam gün ağrımadan yola koyulduk. İlk gün göremediğimiz aslanları da bulup ayrılmak istiyorduk. Güneş henüz ısıtmaya başlamadığı için önce biraz üşüdük ancak içimizdeki heyecan bizi ısıtmaya yetti. Parkın gitmediğimiz taraflarına doğru yol alıyorduk. Rehberimiz Afra ara ara durup, aracın üstüne çıkarak dürbünle etrafı süzüyordu. Bir ara gittiğimiz yönde büyük bir fil sürüsü gördük. Bize doğru yol aldıklarını görünce, hayvanları ürkütmemek için aracı stop ettirdi ve sessizce geçmelerini bekledik. Turun en heyecanlı anlarından biri buydu. İlk defa 1-2 metre uzağımızdan bir fil sürüsü geçiyordu J özellikle şu yavrular inşallah araca çarpmaz da arıza çıkmaz diye dua ede ede izledik. Bir ara 2 Fil yanımızda ufak bir kavgaya tutuştu. İyice heyecanı arttırdılar, neyse ki kısa sürdü ve sorunsuz yolun diğer tarafına geçtiler.

1-2 saat ilerledikten sonra sonunda beklediğimiz an geldi, uzaktan oldukça yüksek bir kükreme sesi geliyordu. Afra’ya nedir diye sorduk. “Toplanıyorlar” dedi. Ya dedim esrarengiz esrarengiz konuşup heyecanlandırıyorsun bizi de, bir tam şöyle sakata gelmeyelim 🙂 Yok dedi, Ailenin Annesi kükreyerek ailesini yanına çağırıyor dedi, biz de ufaktan o yöne doğru devam ettik. Ve sonunda Aslan kral ve ailesini görme şansını bulduk. Yakınına gittiğimiz hayvanları bizden ürkmese de genelde hep bir bakıp sonra yoluna devam ederdi, bu aslanlar hiç istifini bozmadı valla. O zaman anladım krallığın ne demek olduğunu 🙂

Aslan Kral

Bugünün akşamında Zanzibar’a uçağımız olduğu için çok da geçe kalmadan dönüş yoluna koyulduk. Malum 5 saatlik yok ve Afrika sürprizlerle dolu. İşte bunu demeyecektim, açtım şom ağzımı :/ Öğlene kadar her şey güzel gitmiş, görmek istediğimiz tüm hayvanları bulmayı başarmıştık, bunun mutluluğuyla Dar Es Selam hava alanına dönüşümüz başlamıştı. Parktan çıkıp otobana girdik ve yol almaya başladık. Otoban dediğime bakmayın, 1 gidiş 1 geliş 2 şerit Tanzanya’nın otobanı 🙂 N’olacakki zaten bomboş yoldur, yardırıp gidersiniz diye düşünmeyin, gidemiyorsunuz. 1 saat gittikten sonra 1 anda yolda biri belirdi ve yolun ortasına geçmiş bize doğru silah gibi bir şey doğrultmuş duruyordu. Biz n’oluyor yaaaa edasıyla kim bu derken, yaklaşınca fark ettik ki trafik polisi. Bize doğru tuttuğu şey de hızımızı ölçen bir aletmiş. Evet Tanzanya’da radar böyle işliyor 🙂 Biz ohh be radarmış dedik, Afra’da Swahili dilince bir şeyler söylendi, o pek rahatlamışa benzemiyordu. Aha dedik herhalde ceza yedik. Evet gerçekten yemişiz. Tamam iyi güzel yedik de bizim Afra araçtan indi, polisin yanına gitti 5dk, 10dk, 15dk geçti, gelmiyor. Hem merak edip hem de panik olurken sonunda Afra araca geri döndü ve tekrar yola koyulduk. Gelince sorduk tabi, n’oldu hayırdır niye bu kadar uzun sürdü diye. Baya Türk usulü polisi ikna etmeye çalışmış  ama nafile ceza yazılmış. Onun için üzülsek de uçağa yetişeceğiz diye sevinerek harika manzaralar eşliğinde yola devam ettik.

Tekrardan Afra ile muhabbete koyulduk. Buranın en eski kabilelerinden Masai kabilesi hakkında ilginç bilgiler aktarıyordu. Örneğin Masai kabilesindeki insanların yaşının yıllarla değil, kaç baş hayvana sahip olduğuyla ölçüldüğünü, ara sıra halkın içinden beğendikleri kızları kaçırıp evlendiklerini ve oldukça yükseğe zıplayabildiklerini anlattı. Zıplama konusu önce anlamamıştım, sonra ise Zanzibar’a kaldığımız oteldeki bir şov sırasında, ne demek istediğini anladım. Ben de kendimi tutamayıp gönüllüler arasına katılıp onlarla zıplamıştım. Zanzibar bölümünde videosunu bulabilirsiniz. 🙂

Haydaaaa… zamanında uçağa yetişeceğiz derken bir polis çevirmesine daha denk geldik. Afraya özellikle tembihledik, geç kalıyoruz n’olur hızlı halledin meseleyi diye. Doğal olarak o ceza yememe derdinde, biz de geç kalmama derdindeyiz. Dakikalar geçtikçe stresimiz arttı, ufaktan uçağı kaçırırsak diye b planı düşünmeye başladık. 10 dakika gibi bir süre içerisinde geri döndü. Yetişir miyiz dedik, “hakuna matata” dedi. Böylece bir kelime daha öğrenmiş olduk. “Sorun yok” 🙂

Dediği gibi zamanında bizi hava alanına yetiştirdi. Sadece 2 gün geçirmiş olmamıza rağmen baya samimi olmuştuk. İletişim bilgilerimizi aldık ve son bir fotoğraf çektirip vedalaştık.

 

Afra ve biz

Hava alanına girip, işlemleri hallederek Zanzibar adasına geçmek için uçağımıza bindik. Beklediğimden daha büyük bir uçak olması bizi bir tık rahatlatmıştı. Internetten bakınca daha çok küçük pırpır uçaklar gözüktüğü için o tarz bir uçağa denk geliriz diye korkmuştuk. 25 dk bir uçuştan sonra hayalini kurduğumuz Zanzibar adasına indik. Anlaştığımız gibi otelin aracı havaalanı dışında bizi bekliyordu, aracımıza atladık ve 2 saatlik bir yolculuğun ardından adanın en kuzeyi Nungwi’ye vardık.

Tatilimizin maceralı kısmı bitti, artık tropik adanın tadını çıkarıp dinleniriz diye düşünüyorduk. Oysaki macera yeni başlıyormuş 🙂

  1. Ve 4. Gün – Geldi Gitti!

Üçüncü günümüzün sabahında, kaldığımız Hilton otelin okyanus manzaralı odasında uyandık ve harika bir kahvaltı ile güne başladık. Bir an önce sahile inip okyanusun tadını çıkarmak istiyorduk. Kahvaltı bitti, sahile indik, şezlonga kurulduk ve yüzmek için okyanusa doğru yöneldik. Ama bir terslik vardı, okyanus yoktu :/ Nası ya dedik, “gel git” dediler.

Evet hep coğrafya derslerinde gördüğümüz “gel git”e ilk defa canlı canlı şahit olmuştuk. Baya baya sular gece çekilmeye başlıyor, sabah olduğunda en az 100 metre kadar çekilmiş oluyordu. Balıkçıların da bu işi çok iyi değerlendirdiklerini gördük, sular çekildiğinde okyanusun içine gidip ağlar kuruluyordu, sular geldiğinde balık ağa takılıyor ve ertesi gün tekrar sular çekildiğinde balıklar toplanıyordu. Balık dediğimiz de hamsi, levrek filan değil ortalama ağırlıkları 1-2 kilo olan Kral balıklarıydı.

Balıkçı ve Kılıç Balıkları

Okyanusun içine doğru yürümek gerçekten çok farklı bir histi. Öğle saatleri geldiğinde ise tekrar okyanus kıyıya doğru gelmeye başlıyor ve öğlen 2-3 gibi tam anlamıyla sahile gelmiş oluyordu ve yüzmek için en ideal zamanlardı. Fırsatı kaçırmayıp, doğruca okyanus sularına kendimizi bıraktık.

2 günlük safari maceramızdan sonra açıkçası çok iyi gelmişti. Gün boyu manzaranın ve suyun keyfini çıkardık. Akşama doğru uçsuz bucaksız kumsallarda uzun bir yürüyüşe çıktık. Yolda birbirinden tatlı Afrikalı çocuklarla karşılaştık. İlk önce bizden çekinseler de, işin içine dans girince yakınlaştık. Çıkmışken de bolca fotoğraf çekmeyi ihmal etmedik tabi.

  1. Gün – Fırtınalı bir tekne turu alır mısınız?

2 gün otelde dinlendikten sonra beşinci gün için biraz keşfe çıkalım dedik ve günübirlik tekne turlarını araştırmaya başladık. Zanzibar’ın Kuzey doğusunda çok ufak bir ada vardı Memba adası. Ada çevresinde efsane yer altı zenginlikleri olan yerlerden bahsedildiği duyduk. Burada Şnorkel yapmak harika olurdu. Önce oteldeki turların fiyatını ve kapsamını öğrendik. Sonrada çevrede lokal firmaların yaptıkları turları araştırdık. Lokal firmaların fiyatları otel fiyatının 3’te 1’i gibiydi. Lokal turlarda kullanılan tekneler çok büyük veya donanımlı gözükmese de pek bir sabıkalarını da duymadık. Tek çekincemiz hava durumuydu, dün bir anda bastıran yağmurla ekvator havasının nasıl bir şey olduğunu anlamıştık. Bugün için hava durumu arada yağmur olabilir diye gösteriyordu ama dün kadar kötü değildi o yüzden. Hemen 2 kişilik yer ayarladık ve yarım saat sonra kalkacak tekneye yetişmek için otelden eşyalarımızı toparladık.

Tekneye yetiştik ve şirketin verdiği şnorkel malzemelerini aldık. Tekneye bildiğimizde birçok yabancı turistin de olması biraz da olsa rahatlattı bizi. Baya her milletten birileri vardı. Biz tekne büyük ihtimalle kıyıdan kıyıdan gider nasıl olsa gideceğimiz ada, ana adaya baya yakın diye düşünüyorduk. Ancak pek düşündüğümüz gibi hareket etmedi, önce okyanusun içine doğru gittik ve “Cliff” dedikleri okyanus sularının adanın çevresine ulaştığında çarparak dalga oluşturduğu yeri geçtik. Geçene kadar baya korktuk açıkçası. Ama sonrasında ciddi bir dalga olmadı. Gideceğimiz adaya yaklaştıkça hava biraz bozmaya başladı, derken ufaktan yağmur da başladı. Teknenin üstünü kapattılar ama yanlardan yağmur gelmeye devam ediyordu. Baya herkes birbirine sarılarak ıslanmamaya ve ısınmaya çalışıyordu. O sırada teknedeki 3-4 görevli kişi ise oldukça rahattı ve şarkı söyleye söyleye yola devam ediyorlardı. Tam bu sırada yunuslara rastladık. Baya çevremizde dans ediyor gibi bir halleri vardı. Bu durum moralimizi oldukça yükseltmişti.

Bir güneşli bir yağmurlu hava eşliğinde memba adasına ulaştık. Hemen şnorkelleri taktık, paletleri giydik ve hayatımızdaki en iyi su altı deneyimine başladık. Suyun altı gerçekten çok güzeldi. Yanımızda su altı kamerası olmadığı için çok pişmandık. Aşağıdaki video pişmanlığımızın nedenini anlatacaktır. Böyle bir yeri kaydedememiştik ama tanık olmak bile bir başkaydı.

Hava tekrar bozmaya başlayınca 1 saatlik şnorkel molasını yarım saatte bitirmek durumunda kaldık. Herkes tekneye bindi ve dalgalar eşliğinde yemek yiyeceğimiz yere, ana adaya doğru gitmeye başladık. Tekne adaya da çok yanaşamadığı için uzun bir mesafeyi okyanusun ortasında deniz kestaneleri arasında yürümek zorunda kaldık. Biz baya dikkat ettik ama herkes anlaşılan çok dikkatli değildi, sahile çıktığımızda deniz kestanesine basmış ayağı mosmor ve şişmiş bir şekilde yerde oturan ve ağlayan birine rastladık. Ayağı gerçekten çok kötü görünüyordu ve olduğumuz sahil tamamen ıssız ve kara ulaşımı olmayan bir yerdi. Herkes n’olacak şimdi diye düşünürken, Zanzibar’lı arkadaşlarımız hemen yakındaki bir ağaçtan papaya bularak getirdi ve papayanın içini ayağa sürmeye başladılar. Gerçekten de işe yaramış gözüküyordu, kızın ağrıları azaldı ama ayağındaki morluk henüz pek geçmiş değildi.

Tam moraller bozulmuşken, gelen harika yemek kokusuyla bir anda moraller biraz düzeldi. Harika bir kılıç balığı ve pilav hazırdı. Afiyetle yemeği yedik ve daha da bozulan hava koşullarında nasıl geri döneceğimizi düşünmeye başladık. Hani dönerdik dönmesine de dalgalardan ziyade, soğuk bizi daha çok korkutuyordu. Adada son günlerimizi hasta bir şekilde geçirmek istemiyorduk. Gizem bir anda ben tekneyle dönmeyeceğim demeye başladı, iyi güzel dedim de başka yol yok ki J Hemen teknedeki görevliye gittik ve dedik var mıdır karadan dönmenin bir yolu? Önce yok, en yakın yerleşim çok uzakta dediler. Parası neyse vereceğiz ya taksi filan gelemez mi buralara dedik. Sonra aralarında konuşmaya başladılar. Olur mu olmaz mı görüşmeler devam ediyordu. O arada yavaştan insanlar tekneye dönmeye başladı. Tam o sırada bir çift daha bizi duymuş olmalı yanımıza geldi ve bizde karadan dönmek istiyoruz, bir yolu varsa beraber gidebiliriz dediler. Bunu duymak bize biraz daha fazla cesaret kattı ve baskılarımızı arttırdık ve sonunda iyi olduğunu düşündüğümüz haber geldi. İleride bir balıkçı köyü olduğunu ve oraya gidersek taksinin yarım saat içinde gelebileceğini söylediler. 40 dolar da fiyatı olacak dediler. 2 çift olunca fiyatı da makul geldi. Normalde kesin 20 dolar filandı ama yapacak bir şey yoktu. 2 çift ve bizimle kalan görevli ile birlikte balıkçı köyüne doğru sahilden yürümeye başladık. O sırada tekne de hareket etmeye başladı, uzaktan tekneyi izlerken bir yandan da ya araba gelmezse diye derin düşünceler içindeydik. 15-20 dk.lık bir yürüyüşten sonra balıkçı köyüne geldik. Sahilde balıkçı tekneleri vardı. Bir barınak yeri bulup yağmurdan sığındık ve aracı beklemeye başladık. O sırada yanımızda duran balıkçılarla merhabalaştık. Adamlar besbelli halimize gülüyordu. Bunların burada ne işi var der gibi bir sırıtmaları vardı.

Gelir mi gelmez mi derken, sonunda araç geldi. O araca binip, sıcacık bir şekilde yolculuğa başlamak o an o kadar lüks ve güzel geldi ki, diğer çift ile hemen samimi olup sohbeti koyulaştırdık. Sonunda otelimize vardığımız an, 2. Büyük mutluluğu yaşadık. Sıcak bir duş ardında, room servis ve sıcacık bir çay harika gitti. Çayı içerken camdan teknenin otelin önünden geçtiğine tanık olduk. Sonunda doğru bir karar verdiğimizi düşündük, hasta olmadan otele dönebilmiştik.

  1. Gün – niye bu adaya baharat adası diyorlar ki?

Diye düşünüyorduk. Sonra baktık baharat turu diye bir tur var, hem de dün bizi otele getiren şoförle konuştuğumuzda oldukça uygun bir fiyata bu turu yapabiliriz dedi. Kişi başı 25 dolar. Araçla otelden alıp, yarım gün baharat turu sonra da otele geri bırakıyorlar. Sabah hazır deniz çekilmişken kahvaltı sonrası yapalım diye anlaştık. 1 saatlik bir seyahat sonrası sık ormanlık bir alana geldik. İlk bakışta bize her yer sadece ağaçlık gibi gözükmüştü. Yanımızdaki rehberle dolaşmaya başladıkça her bir ağacın ve bitkinin farklı bir baharat olduğunu öğrendik. Özellikle en şaşırdığım kakao ağacıydı. Kakao meyvesinin çiğ halini yemek çok ilginçti ve tadı hiç de şekerli değildi. O zaman tekrar anladım ki yediğimiz çikolatalar kakaodan yapılmış olsa da içine bolca şeker ve diğer katkı maddelerini basıyorlar. Vanilya, tarçın, karabiber, karanfil, limon otu ve diğer bir çoğu bu adada doğal yollarla yetişiyordu.

Ayrıca birçok renk veren baharat da vardı. Hemen yüzümüzde uygulamasını yapmıştık 🙂

Ve sıra sonunda tropik meyvelere gelmişti. En keyif veren bölüm buydu. Papaya, Jackfruit, sulu sulu büyük değişik portakallar. En çok Jackfruit’i sevmiştik, muza benzer bir tadı vardı.

Böylece adanın adının neden eskiden baharat adası olduğunu anlamış olduk. Uzun yıllar bu ada Hint okyanusu’ndaki baharat ticaretinin boşuna merkezi olmamış.

7.Gün – Deniz, Kum, Güneş bir de Masai 🙂

Aynen tüm gün böyleydi. Güneşin ve Okyanusun tadını çıkardık. Ta ki akşam yemeğine kadar. Akşam yemeğinde geleneksel bir şov vardı. Masai kabilesi kıyafetleri giymiş bir ekip yöresel dans gösterisi yaptı. Tabi durur muyum yerimde hemen atladın ortaya gönüllü olarak. Neden bu Masai’ler bu kadar yükseğe zıplayabiliyor diye merak ediyordum. Meğer ki adamlar tüm ayin boyunca sürekli zıplıyormuş. Dansları veya ritüelleri artık ne derseniz, zıplamak üzerine kurulu. Genelde aslan ile yapılan kapışma sonrası zafer dansı olarak bunu yapıyorlarmış. Bana daha çok kaçarlarken yapıyorlarmış gibi geldi ama hadi neyse 🙂 Baktım beraber zıplayacak gönüllü arıyorlar, yerimde duramadım tabi hemen kalktım ve onlarla zıplamaya başladım 🙂

Akşam yemeğinden sonra biraz da civardaki lokal barlara gidelim dedik. Şansımıza yerel bir grubun canlı performansına geldik. İlk başta çok sıradan gözüken şarkı ve danslar, zaman geçtikçe bizi içine aldı ve bir yerden sonra gerçek anlamda büyülenmiş gibi izlemeye başladık. Şarkı sözlerini anlamasak da yaptıkları müzik ve danslarındaki doğallık bizi çok etkiledi. Hemen isimlerini vs. sordum ve not ettim tabi. Geri döndükten sonra da bol bol dinledim. Ama emin olun canlı izlemenin yanında sadece dinlemek o kadar da büyüleyici olmadı. O yüzden aşağıdaki öneri şarkıları izlerken klipleri de izlemenizi tavsiye ederim. Bazı yerleri komik gelebilir ama özellikle canlı performans da çok başarılılardı. Grubun adı: Akudo Impact, favori şarkılarından biri de bu. Dansları bazen komik gelebiliyor ama canlı performansları gerçekten etkileyiciydi. 🙂

8.Gün – Bunlar kaplumbağaysa bizim oradakiler ne?

Balayı tatilimizin son günü. Ayrılma vakti geldi çattı. Son güne ufak bir aktivite daha sıkıştırıp, sonrasında hava alanına geçeriz diye planladık. Araştırmalarım sırasında bizi oldukça meraklandıran bir yer vardı: Prison Island. Adı da çekici, adada yaşayanlarda. Bu adada yalnız insanlar değil sadece kaplumbağalar yaşıyor. Kaplumbağa dediğime bakmayın. Pek bildiğimiz kaplumbağalara benzemiyor. Yaşları 150’i geçen kaplumbağalarla dolu, boyları da neredeyse belimize geliyor. Ufaktan yanlarına yanaşıp sevelim dedik ama sonra pek de iyi bir fikir gibi gelmedi. J

Buraya kadar gelmişken de uzaktan sevmek olmaz deyip, bir cesaret yanlarına gidip en azından bir dokunduk. Yakından daha bir gerçek ve heybetli geldiler. Hayran hayran izledik ve bir şeyler içip adadan dönüş yoluna koyulduk. Mercury’s Restoran’da son yemeğimizi yeyip, hava alanında giderek, önce Dar Es Selam’a kısa bir uçuş ardından, gece 04:00’te de THY uçağı ile ülkemize geri döndük.

8 Günlük bu tatilimizde gerçekten çok güzel anılar biriktirmişiz, kaleme alırken bir kez daha hepsini yaşadık diyebilirim. Size en büyük tavsiyemiz, siz siz olun cesur karar bir karar alın ve hayatınızda en az 1 kez Afrika’ya gidin. Vahşi doğaya misafir olun, gel giti yerinde görün ve okyanus’ta yüzün, dünyanın en fakir ama en mutlu insanlarınla tanışın ve yüzünüzde bir gülümsemeyle hayatınıza devam edin. 🙂

Eğer bu cesur kararı aldıysanız, planlamayı yaparken size yardımcı olması için hazırladığımız yazıyı buradan okuyabilirsiniz: “Tanzanya – Zanzibar tatilini nasıl planladık? Ne kadar harcadık?

Benzer Hikayeler

Bir Yanıt Bırak